Filme genel itibarıyla bayıldım diyemem, durağan bir film — zaman zaman nereye bağlayacağını düşündüm. Fakat filmi izledikten 24 saat sonra düşündüğümde filmi beğendiğimi hissettim.
En genel özet: Amerikan modernleşmesinin bir bireyin ruhunu nasıl törpülediğinin hikâyesi diyebiliriz. En çok sevdiğim tarafı, filmin olayları yalın anlatmasıydı. Filmin renk tonlarına bayıldım, çekimler harika ama bununla övünmeye çalışmıyor. Yangın sahneleri müthiş ama bununla övünmüyor, mütevazı bir tutumu var. Genel olarak ana karakter de bu şekilde, bu yüzden çok uyumlu buldum, hoşuma da gitti.
Travmayı bağırarak değil, sessizlikle anlatıyor. Karakter az konuşuyor, duyguları ifade etmiyor. Keskin olaylar yok, zaman atlamaları çok. Çünkü amaç dramatik zirve değil; "zamanın sessizce geçişi"ni göstermek. Anıların geçişleri yine çok hoşuma gitti, sahneler arası duygu akışlarını rüya tadında güzel hissettirdi.
Doğa güzel ama acımasız. Şunu hissettim; insan doğayı romantikleştirir ama doğa insanı umursamaz. Bu yönden de oldukça gerçekçiydi. Filmde yalnızlık dramatik değil; daha çok kronik bir hastalık gibi. Robert'ın her sahnede biraz daha "sessizleşmesi", hem duygusal hem toplumsal yalnızlaşmayı sembolize ediyor.
Karakterler duyguyu açık anlatmıyor, bağırıp çağırmıyor, hissettiriyor. Bu yönüyle de beğendim. Filmden aldığım bir diğer mesaj: ilerleme herkese mutluluk getirmez. Bazen hayat, sessizce kayıp üstüne kayıp koyar ve insan alışmaya devam eder. Bu filmde Robert'ın yaşamı bir "anti-kahramanlık" hikâyesi gibi. Çünkü büyük bir başarısı yok, büyük bir çöküşü yok, kahraman değil — ama gerçek. Birçoğumuzun sıradan hayatı gibi.
Hayat dediğin şey bazen büyük olaylar değil; küçük kayıpların sessiz toplamıdır.