← blog

Sırat (2025) — film okuması

Bu filmi değerlendirirken "ne anlatıyor"dan çok "ne yaşatıyor" sorusuna bakmamız gerekiyor.

Filmde bir yolculuğa çıkıyoruz; şehrin güvenli semantiğinden çöle, belirsizliğe, bedene — oradan da "benliğin erimesi"ne.

Film izlemeye başlamadan önce bilmeniz gereken şu: lineer bir "ipucu–çözüm" zinciri yok. Kızını arayacak da yolda nelerle karşılaşacak gibi bir anlatı beklemeyin. Burada psikolojik bir dönüşüm izliyorsunuz. Film aynı zamanda hislerini de yoğun rave müzikle size hissettiriyor.

Bu film "kızını arayan baba" diye okunmaz. Baba bir kayıp yaşamış, aradan beş ay geçmiş, hâlâ arayışta. Yas psikolojisinde "inkâr" sadece inanmamak değil, kontrolü sürdürmektir. Baba sürekli plan, rota, mantık üretir. Çöl ise buna düşmandır: çöl planı yutar.

Gecikmişlik hissi: film boyunca hissedilen o "geç kalmışlık" veya "telafi edilemezlik" duygusu, sizi de karakterle birlikte bir çıkmaza sürüklüyor. Filmin renk paletinde soğuk ve mat renkler hâkim; umudun azaldığı bir hissiyatla birlikte garip bir hüzün–iç sıkıntı haliyle izliyorsunuz.

Rave sahnelerini ben trans hali olarak okuyorum. Modern bir zikir de diyebiliriz. Travmayı iyileştirmek yerine üstünü örten bir uyuşturma da olabilir, sufi geleneğindeki sema ayini gibi de yorumlanabilir. Ama genel olarak derdi olan insanlar bir süreliğine gerçek dünyadan, problemlerden kaçıyor gibi.

Filmin atmosferi çöl acımasızlığıyla alttan alta sizi de yoruyor: susuzluk, sıcak, uyku yoksunluğu, yara, yorgunluk, yön kaybı.

Çöl burada coğrafi olarak Fas'ta bir yer gibi değil de, geleceği anlatıyor gibi. Apokaliptik bir dünya — askerler, mayınlar, dünyanın kırılması: iklim, göç, sistem yorgunluğu.

Başta filmin sonunu tatmin edici bulmazken, bu satırları yazarken tam da yönetmenin yapmak isteyeceği türden bir final olduğunu anladım. Çünkü izlerken bunaldık, sıkıldık; "bana bir anlam ver ki rahatlayayım" derken tam da göğsünüze öküz oturtacak cinsten bir kapanış.

Sırat, rahatlamak için değil, hakikatin ağırlığını tartmak için var. Film de bu yüzden "kapanış" değil, "iz" bırakıyor.

Zamansız kayıplarımızı düşündüm. Beklentimiz ve ümidimiz hep lineer akışta sağlıklı bir yaşam ve seksenli yaşlarda gelen bir vefat olur. Ama bazı kayıplar vardır ki — gencecik kadındı, hiçbir problemi yoktu adamın, veya ne de güzel çocuktu dersin — ama tak diye bir anlık telefon çalmasıyla, bir mesajla, bir anlık "hızlı gideceğim" diye gaza bastığın an geri alamayacağın bir sonla gerçekleşir.

Hayatın boyunca kaçamayacağın bir iz kalır. İşte film tam olarak zamansız bir kayıp hissi oturttu yüreğime. İşte tam da bu yüzden muhteşemdi.

Sırat, kaybı çözen bir film değil; kaybın insanı nasıl dönüştürdüğünü bedensel bir ritüel gibi yaşatan bir film. Bulmaca çözmek isteyenlere değil, hissetmek isteyenlere tavsiye edilir.

8 / 10