← blog

Obsession (2025)

Obsession: Bir Aşk Hikâyesi Değil, İrade Gaspı

Daha önce defalarca farklı biçimlerde işlenen Alaaddin'in sihirli lambasından “maymun pençesi” anlatılarına kadar uzanan “bir dilek hakkı” teması, Obsession filminin de çıkış noktasını oluşturuyor.
Fakat bu kez karşımızda çok daha katmanlı ve çok daha derin bir anlatı var. 
Üstelik yönetmen koltuğunda 1999 doğumlu, YouTube kökenli Curry Barker 'ın oturması, sinemaya olan inancım ve geleceğe dair umudumu yeşertti diyebilirim. Bir süredir her alanda aynı yüzleri görmekten yorulmaya başlamıştım: Siyasette aynı dinozorlar, futbolda yıllarca Messi ve Ronaldo, Hollywood’da aynı yıldızlar, Türkiye magazininde ve müzik sektöründe sürekli aynı isimler… 
Yeni yüzler aradığım bir dönemde Curry Barker bana ilaç gibi geldi. 
Filmin hakkını verebilmek için, filme de yakışır biçimde uzun bir okuma yapacağım.

Bear ve Nikki

Obsession’ın merkezinde Bear ve Nikki bulunuyor. 
Film, Bear’ı utangaç, kırılgan, sempatik ve reddedilmekten korkan bir genç olarak karşımıza çıkarıyor. Nikki ise kendisinden daha emin, “kendisi olma” yolunda konfor alanından çıkma cesaretini gösteren ve kitap yazma hayalinin peşinden gitmek isteyen güçlü bir kadın. 
Filmin fragmanında da açıkça görüldüğü üzere, yaşanan bir olayın ardından Nikki, Bear’a saplantılı hâle gelen ve onun hayatını cehenneme çeviren bir sevgiliye dönüşüyor. 
Peki gerçekten öyle mi?

Yazının bundan sonrası yoğun Spoiler içeriyor!

Bear’ın İlk Şiddet Eylemi: Dilek

Bear’ın ilk sorunlu hamlesi, daha Nikki değişmeden önce, dileğini dile getirdiği anda başlıyor:   

Nikki’nin kendisini seçip seçmeyeceğini öğrenmek yerine, onun seçme hakkını tamamen ortadan kaldırıyor.  

Doğrudan saldırgan biri gibi davranmıyor. Kaba, tehditkâr veya açık biçimde şiddet uygulayan bir karakter olarak çizilmiyor. Fakat içinde şu düşüncelere benzeyen örtük bir hak görme duygusu taşıyor: “Beni zaten sevmeli.” “Ben ona iyi davranırım.” “Benimle olsa ne kaybeder?” 

Bu yönüyle Bear, modern “toxic nice guy” arketipine oldukça yakın. Kendisini kötü biri olarak görmediği için uyguladığı kontrolü de bir şiddet biçimi olarak algılamıyor. 

Oysa bir insanı sana âşık olmaya zorlayan her dilek, ne kadar romantik veya düzgün kelimelerle ifade edilirse edilsin, daha en başından bozuktur.  

Lanetli Olan Dilek Hakkı mı, Bear’ın Dileği mi?

Film, Bear’ın mağdur anlatısıyla uyumlu biçimde “bir dilek hakkı” mekanizmasını sanki başlı başına bir lanetmiş gibi sunuyor. 

Fakat filmin son bölümünde Ian’ın bir milyar dolar dilemesi ve dileğinin anında olumlu şekilde gerçekleşmesi, bu mekanizmanın aslında doğrudan lanetli olmayabileceğine işaret ediyor. 

Sorun, dilek hakkının kendisinde değil; Bear’ın dileğinin taşıdığı gizli şiddette.

Bear’ın dileği hiçbir insani sınır, etik koşul veya karşılıklılık içermiyor. Tamamen tek taraflı ve yabani bir komut gibi çalışıyor:

“Nikki beni dünyadaki herkesten daha çok sevsin.”

Bear, Nikki’nin onu sevmesini istiyor. Fakat Nikki’nin bunu hangi koşullarda, ne pahasına ve kendi iradesini ne ölçüde koruyarak yapacağıyla ilgilenmiyor.

Dolayısıyla filmde yaşanan felaketin kaynağı, dilek mekanizmasının kötücüllüğünden çok, Bear’ın arzusunun doğasında bulunan sahiplenme ve kontrol dürtüsü.

Hatalı Optimize Edilmiş Bir Yapay Zekâ Olarak Dilek

Ben filmi aynı zamanda hatalı optimize edilmiş bir yapay zekâ sistemi üzerinden de okuyorum.

Yapay zekânın her geçen gün hayatımıza daha derinden ve çok farklı biçimlerde dâhil olduğu bu dönemde, bu okumanın özellikle anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü algoritmalar duygu barındırmazlar, tamamen verilen kodun hedef çıktısını maksimize edecek şekilde çalışırlar; 

"Nikki’nin Bear’a duyduğu sevgiyi maksimize et."

Fakat bu komutun içinde, sağlıklı bir ilişkide korunması gereken hiçbir insani kısıt bulunmuyor:

  • Nikki’nin özgür iradesini koru. 
  • Diğer insanlara zarar verme.
  • Nikki’nin kişiliğini ve ruh sağlığını koru. 
  • Bear’ın güvenliğini koru. 
  • Sevgiyi karşılıklı, doğal ve özgür bir ilişki içerisinde oluştur. 

Sistem yalnızca kendisine verilen hedefi optimize ediyor. 

Sonuç teknik olarak başarılı, insani açıdan ise felaket. Dilek, Bear’ın komutunu eksiksiz biçimde yerine getiriyor; fakat o komutun arkasındaki insani değeri anlamıyor. Bear sevgi istiyor. Sistem ise ona sevginin metrikleştirilmiş, maksimize edilmiş ve bütün bağlamından arındırılmış hâlini sunuyor. 

Filmin en güçlü ironilerinden biri de burada ortaya çıkıyor:

Bear’ın elde ettiği şey sahte sevgi değil; sevginin tek bir değişkene indirgenmiş, sınırsızlaştırılmış ve bu nedenle canavarlaşmış hâli.

Mesleğim gereği düşünce sistemime sızan teknik ifadeleri bir kenara bırakırsam, vardığım sonuç basit: Sorun dilek mekanizmasında değil, Bear’ın dileğinde.

"Freaky Nikki"

Film bunu bilinçli olarak tam açıklamasa da bana göre “Freaky Nikki”, aslında Bear’ın zihnindeki ideal Nikki’nin vücut bulmuş hâli. Bu Nikki:

  • Daima ulaşılabilir. 
  • Sürekli cinsel ve romantik ilgi gösterir. 
  • Bear dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. 
  • Bear'ın arkadaşlarını, sınırlarını ve yalnız kalma isteğini tehdit olarak görür.
  • Kendi kişiliğine sahip olmak yerine Bear’ın arzusunun bir uzantısına dönüşür. 

Bear’ın elde ettiği kişi gerçek Nikki değildir. 

Nikki’nin bedeninde yaşayan, yalnızca Bear’ın ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretilmiş bir sevgili simülasyonudur.

Bu durum, ikilinin cinsel ilişkisi sırasında da açıkça görülüyor. Nikki, ilişki esnasında sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi boşluğa bakıyor. Ardından ise yaşadıkları cinselliğin ne kadar tatmin edici olduğunu özellikle Bear’a vurguluyor.

Bu sahne, Nikki’nin gerçekten istediği veya hissettiği için değil, kendisine yüklenen görevi yerine getirme zorunluluğuyla hareket ettiğini düşündürüyor. 

Ortada arzu değil, görev var. 

Yakınlık değil, zorunluluk var. 

Sevgi değil, programlanmış bir itaat var. 

Gerçek Nikki’nin zaman zaman geri dönmesi bu nedenle son derece önemli. Bu anlar izleyiciye şunu hatırlatıyor:

Bu korkunç davranışları sergileyen kişi gerçek Nikki değil. Bunlar, Nikki’ye zorla yüklenen “Bear’ı sevme görevinin” sonuçları.

Film Kadın Saplantısını Değil, Erkek Fantezisini Korkuya Dönüştürüyor

Yazının başında sorduğum soruya beni götüren temel nedenlerden biri de bu.

Filmin pazarlama düzeyindeki görüntüsü, klasik “manyak ve takıntılı kız arkadaş” klişesine oldukça benziyor. Fakat biraz daha dikkatli bakıldığında Nikki’nin saplantısının kendi içinden doğmadığı görülüyor.

Nikki, filmin tehdidi gibi görünse de aslında filmin en büyük kurbanı. 

Obsession, yüzeyde takıntılı bir kadının hikâyesi gibi görünürken, gerçekte erkek fantezisinin korkunç sonucunu anlatıyor. 

Bear, Nikki’nin özgürce seven hâlini istemiyor. Kendisini reddedemeyen, kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan ve bütün varlığını ona adayan bir Nikki istiyor. 

Film de bu arzuyu sansürlemeden, romantikleştirmeden sonuna kadar götürüyor.

Bear'ın Sessiz Kötülüğü

Bear, Nikki’nin değiştiğini çok erken fark ediyor. 

Davranışlarının yapay, yoğun ve rahatsız edici olduğu açık. Buna rağmen Bear, uzun süre bu durumu gerçekten sorgulamak yerine ilişkinin sunduğu avantajları kabul ediyor. 

Dilek hattını aradığında gerçek Nikki’nin acı çektiğini öğrenmesine rağmen bu gerçekle yüzleşmeyi reddediyor. “Freaky Nikki”ye tutunmaya, onu bir şekilde düzeltmeye ve gerçek Nikki’nin varlığını unutmaya çalışıyor. 

Bu nokta Bear’ı yalnızca yanlış bir dilek dilemiş masum bir genç olmaktan çıkarıyor. 

Bear’ın trajedisi yalnızca merak, saflık veya düşüncesizlikten ibaret değil. Bir noktadan sonra yaşananları bilmesine rağmen sürdürdüğü bilinçli bir ahlaki kaçınmaya dönüşüyor. 

Çünkü Bear, Nikki’nin artık özgür iradesiyle hareket etmediğini anlamasına rağmen, bu durumun kendisine sunduğu romantik ve cinsel tatminden vazgeçmek istemiyor. 

Türkiye’de ne yazık ki sıklıkla haberlerde gördüğümüz “çok seven” eski eşleri veya sevgilileri düşünmeden edemiyorum. 

Bu kişiler, sevdiklerini iddia ettikleri kadınları öldürmeyi, hapse girmeyi ve hatta kendilerini de öldürmeyi göze alabilecek kadar hastalıklı bir sahiplenme duygusuna kapılabiliyorlar. 

Bear, bu zihniyetin daha sessiz, daha çekingen ve daha masum görünen bir versiyonu. 

Tehlikesi de tam olarak burada yatıyor. 

Şiddet, her zaman bağıran, tehdit eden veya öfkesini açıkça gösteren bir adamın yüzünde belirmiyor. Bazen utangaçlık, kırılganlık ve “Ben sadece çok sevdim” söylemi altında gizlenebiliyor. 

İşin trajik ironisi ise bu kişilerin kendilerini çoğu zaman suçlu olarak görmemeleri. Yaptıklarını “namus”, “aşk”, “kıskançlık” veya “çok sevmek” üzerinden açıklayarak hem kendilerine hem çevrelerine doğru bir şey yaptıklarını telkin edebiliyorlar. 

Daha kötüsü, toplumsal ve kültürel normların zaman zaman bu anlatıya destek vermesi. Ama bu, başka bir yazının konusu.

Arkadaşların Ölümü ve Sahiplenici Aşk

Filmin daha görünür katmanında, aşırı sevgi olarak sunulan fakat gerçekte sevgi olmayan ilkel sahiplenme dürtülerinin eleştirildiğini düşünüyorum. 

Mutlak ve sahiplenici aşk, dış dünyayı rakip olarak görür. 

Arkadaşlıklar, bağımsızlık, geçmiş ilişkiler ve kişinin kendisine ait özel alanı, ilişkinin düşmanına dönüşür. 

Nikki’nin Ian ve Sarah’ya yönelmesi, dileğin kendi iç mantığının kaçınılmaz bir sonucudur. 

Bear’ı dünyadaki herkesten daha fazla sevmek, Bear ile arasına girebilecek herkesi değersiz ve ortadan kaldırılabilir görmek anlamına gelir. 

Bu durum, toksik ilişkilerin aşırılaştırılmış bir metaforu olarak okunabilir: 

  • Partner önce arkadaş çevresinden uzaklaştırılır. 
  • Ardından bağımsız karar verme kapasitesi zayıflatılır. 
  • İlişki dışındaki bütün bağlar tehdit haline gelir. 
  • Sonunda çift, birbirinin bütün dünyası olur. 

Romantik kültür, “Sen benim her şeyimsin” cümlesini çoğu zaman ideal aşkın ifadesi gibi sunar. Obsession ise bu cümleyi kelimesi kelimesine gerçekleştirerek onun ne kadar korkunç olabileceğini gösteriyor: 

Bir insan gerçekten senin her şeyin olduğunda, geri kalan herkes yok edilmesi gereken bir fazlalığa dönüşebilir.

Final: Bear’ın ölümü bir kefaret mi?

Bear’ın ölümü, Nikki’yi büyünün etkisinden kurtarıyor. İlk bakışta bu durum, Bear’ın kendisini feda ederek hatasını telafi ettiği şeklinde yorumlanabilir. Ancak bu, tam anlamıyla bir kurtuluş veya kefaret değil. Nikki uyandığında; Arkadaşları ölüdür. Bear ölüdür. Kendisi kanlar içindedir. Cinayetlerin fiziksel faili olarak görünmektedir. Yaşananları ve kendi bedeninin kontrolünün elinden alınmasını hatırlamaktadır.

Bu nedenle finali kahramanca bir fedakârlık olarak değil, çok daha karanlık bir şekilde okuyorum:

Bear, ilk kez Nikki’nin özgürlüğünü kendi arzusundan üstün tutuyor. Fakat bunu o kadar geç yapıyor ki özgürlüğünü geri verdiği kişinin yaşayabileceği normal bir hayat artık kalmamış durumda.

Bu bir aşk hikâyesi değildi. 

Bir insanın başka bir insanın iradesini gasp etmesiydi. Kurban ise artık bu gaspın sonuçlarıyla yaşamak zorunda. 

Bear ölerek hikâyeden çıkıyor. 

Cezayı yaşamaya devam eden Nikki oluyor. 

Gerçek hayatta da eski eşlerinden veya sevgililerinden zarar gören, onlardan saklanarak ve tekrar bulunma korkusuyla yaşayan binlerce kadının başına gelen tam olarak bu. 

Fail ölmüş, hapse girmiş veya fiziksel olarak hayatlarından çıkmış olsa bile travma ortadan kalkmıyor. Korku yeni ilişkilere, gündelik hayata, güven duygusuna ve kişinin kendi bedeniyle kurduğu ilişkiye sirayet ediyor. 

Lanet, failin yok olmasıyla sona ermiyor. 

Bu da filmin en acımasız fakat aynı zamanda en gerçekçi tarafı.

Sonuç

Obsession, basit bir “Ne dilediğine dikkat et” filminden çok daha fazlası. Film bana göre esas olarak şunları söylüyor: 

  • Sevgi, elde edilmesi gereken bir nesne değil; karşılıklı biçimde kurulması gereken bir ilişkidir. 
  • Rıza olmadan yaratılmış sevgi, sevgi değil kontroldür. 
  • İyi niyet, başka bir insanın iradesini ihlal etmeyi meşrulaştırmaz. 
  • Bir insanı ideal partnere dönüştürmek, onu sevmek değil; gerçek kişiliğini ortadan kaldırmaktır. 
  • Saplantı, sevginin fazlası değildir. Sevginin içinden karşı tarafın özneselliğinin çıkarılmış hâlidir.

Dolayısıyla filmin gizli cümlesi bana göre şu: 

Bear, Nikki’nin kendisini sevmesini istemedi. Nikki’nin kendisini reddedememesini istedi.

Filmi asıl rahatsız edici yapan şey de doğaüstü olaylar değil; bu iki arzunun dışarıdan bakıldığında birbirine ne kadar benzeyebilmesi.

Puanım 9/10.